Geçtiğimiz pazartesi günü Niğde’ye otobüsle seyahat ettim.
Bu yolculuk sırasında otobüs seyahatinin hissettirdikleri üzerine düşünme şansı buldum. Otobüs, vakti ağır ağır tüketen bir zaman makinesi gibi hissettiriyor. Yaşadığınız yeri ardınızda bırakıp başka bir şehre doğru ilerlerken, hem içsel hem de dışsal bir seyahatin kapılarını açıyor. Ağaçların rüzgarla dans edişi, dağların kadim sessizliği ve yanından geçilen evlerdeki hayatları düşünmek, insana her şeyin ne kadar geçici ve aynı zamanda kalıcı olduğunu hatırlatıyor.
Otobüsün gürültüsü, düşüncelerin dalga dalga zihne vurduğu bir okyanus gibi yankılanıyor. İnsan, bir an için zamanın dışına çıkmış gibi hissediyor. Her dönemeç, hayatın bilinmeyen yönlerine doğru küçük bir adım atıldığını hissettiriyor.
Yan koltukta oturan bir yabancının sesi, binlerce hikayeyi saklayan bir kitap misali, okunmayı bekliyor. Belki birkaç cümle paylaşılır, belki de derin bir sessizlik; ama her durumda, bu kısa yol arkadaşlığı, hayatın tesadüflerle dolu bir serüven olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Gecenin karanlığı çöktüğünde, otobüsün içi derin bir uykuya dalıyor. Sessizce akan yollar, yolcuyu geçmişten arındırıyor, gelecekten ise soyutluyor. O an, sadece şimdi var; karanlıkta süzülen ışıkların, insan ruhuna işleyen dinginliği hissediliyor. Ve otobüs, bir noktadan diğerine giderken insan şu detayı içten içe hissediyor: belki de en derin yolculuk, insanın kendi içine yaptığıdır.