Her Erasmus+ projesi insana yeni bir şey katıyor ama bazı projeler var ki daha ilk gününden “Bunu döndüğümde mutlaka yazmalıyım.” dedirtiyor. Romanya’da katıldığım bu seminer de benim için tam olarak öyle oldu. Bir hafta boyunca hem yeni şeyler öğrendim hem de birbirinden ilginç anılar biriktirdim. Yolculuk sırasında yaşadığım küçük aksiliklerden hiç beklemediğim yardımlara, eğitimlerde öğrendiklerimden kendi atölyemi düzenlemeye kadar dolu dolu geçen bir hafta yaşadım.
Bu seminer, Avrupa’nın farklı ülkelerinden akredite Erasmus+ gençlik kuruluşlarının temsilcilerini bir araya getiriyordu. Temel amacı ise tamamlanan Erasmus+ projelerinin gerçek etkisini nasıl ölçebileceğimizi konuşmak ve gelecek program döneminde daha güçlü projeler planlamak için birlikte fikir üretmekti. Seminer, Romanya’nın Vâlcea iline bağlı sakin kaplıca kasabası Băile Govora’da gerçekleştirildi. Kasaba oldukça sessiz, yeşillikler içinde ve insanı dinlendiren bir atmosfere sahipti.
Yolculuk biraz maceralı başladı
Yolculuğum pazartesi akşamı saat 21.30’da başladı. Aslında her şey planlıydı ama yolculuk planları bazen sizi pek dinlemiyor.
İlk sürpriz Osmaniye’de yaşandı. Havaş servisini kaçırınca hızlıca Adana’ya geçmem gerekti. Neyse ki oradan başka bir Havaş aracına binerek havaalanına zamanında ulaştım. Sabah saat 04.15’te İstanbul uçağına bindim. Ardından saat 10.45 uçağıyla Bükreş’e ulaştım. Pasaport kontrolü ve valiz işlemlerinin ardından saat 13.00 gibi havalimanından çıkabildim.
Asıl hedefim saat 16.30’da kalkacak transfer aracıyla Băile Govora’ya gitmekti.
Tam burada Romanya insanı hakkında söylemem gereken güzel bir şey var.
Havalimanındaki polis memurları benimle gerçekten yakından ilgilendi. Gideceğim transfer firmasının telefon numarasını buldular, aracın nereden kalkacağını öğrendiler ve beni kendi araçlarıyla transfer noktasına kadar bıraktılar. Bunu yapmak zorunda değillerdi ama yaptılar. Yolculuğun daha ilk saatlerinde böyle bir ilgi görmek beni gerçekten mutlu etti.
Bir başka sorun daha vardı. Her ihtimale karşı transfer biletimi saat 16.30’a almıştım. Bunun anlamı yaklaşık üç saat beklemekti. Ben daha bu süreyi nasıl değerlendireceğimi düşünürken transfer firmasının şoförü beni fark etti ve, “İstersen 14.30 aracına binebilirsin.” dedi. Böylece üç saat beklemekten de kurtulmuş oldum.
Yaklaşık üç saat süren yolculuğun ardından otelimize ulaştık.
Otele vardığımda organizasyonun erişilebilirlik konusunda ne kadar özenli davrandığını daha ilk dakikada fark ettim.
Görme engelli olduğumu bildikleri için bana resepsiyonun ve yemek salonunun hemen yanında bulunan tek kişilik bir oda ayırmışlardı. Böylece yemek salonuna ya da eğitim salonuna giderken kimseyi rahatsız etmeden ortak alanlara rahatça ulaşabiliyordum.
Bununla da kalmadılar. Eğitim boyunca kullanılacak sunumlar ve dokümanlar her sabah Word formatında bana gönderildi. Böylece ekran okuyucumla içerikleri önceden inceleyebiliyor, oturumları herkesle aynı anda takip edebiliyordum. Dışarıdan bakıldığında bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilir ama erişilebilirlik aslında tam da böyle ayrıntılarla mümkün oluyor. Kimseye sürekli bir şey sormak zorunda kalmadan sürecin doğal bir parçası olabiliyorsunuz.
Akşam yemeğinden sonra tanışma etkinliğimizi yaptık. Günün yorgunluğu ise ancak odama çıktığımda kendini gösterdi. Sabah uyandığımda odanın ışıklarının hâlâ açık olduğunu görünce ne kadar yorulduğumu anlamış oldum.
İlk gün
Sabah kahvaltısından sonra eğitim salonunda ilk etkinliğimiz başladı.
Önce yanımızda oturan katılımcıyla kısa bir röportaj yaptık. Adını, temsil ettiği kuruluşu, isminin hikâyesi varsa onu ve son bir ayda yaşadığı ilginç bir olayı öğrendik. Daha sonra birbirimizi tüm gruba tanıttık.
“Son bir ayda yaşadığın ilginç olay nedir?” sorusu gelince aklıma hemen Bulgaristan’da yaşadığım bir anı geldi.
Taksiye ihtiyacım vardı ama Uber çalışmıyordu. Yakındaki evsiz bir adamdan yardım istedim. Birlikte yürümeye başladık. Bana nereli olduğumu sordu. “Türkiye.” dedim. Bir anda yüksek sesle Emrah’ın “Sensiz Ben Nefes Alamam” şarkısını söylemeye başladı. Bulgaristan’ın ortasında böyle bir an yaşayacağımı söyleseler herhalde inanmazdım. Hâlâ aklıma geldikçe gülümsediğim anılardan biri olarak kaldı.
Tanışmanın ardından seminerden beklentilerimizi, çekincelerimizi ve katkı sağlayabileceğimiz alanları konuştuk. Daha sonra da hep birlikte seminer boyunca uyacağımız kuralları belirledik.
Ben de erişilebilirlikle ilgili küçük bir kural eklenmesini rica ettim.
“Benimle konuşurken önce adımı söyleyin. Bana uzaktan yön tarif etmek yerine yanıma gelin ve yardıma ihtiyacım olup olmadığını sorun. Eğer gerekiyorsa kolunuza girer birlikte gideriz.”
Bu öneri herkes tarafından benimsendi ve seminer boyunca gerçekten buna dikkat edildi.
Öğleden sonra bir üniversitede değiştirmek istediğimiz şeyleri tartıştık. Ardından bu değişimi nasıl gerçekleştirebileceğimizi planladık ve günü değerlendirme oturumuyla tamamladık.
İkinci gün
Güne oldukça eğlenceli bir oyunla başladık. Yedi farklı şarkıyı dinledik ve hangilerinin Rumen sanatçılara ait olduğunu tahmin etmeye çalıştık. Bizim grup oyunu kazandı. Güne küçük bir galibiyetle başlamak güzel oldu.
Daha sonra “Burada olmamızın neden önemli olduğunu burada yaşayan birine nasıl anlatırız?” sorusu üzerine çalıştık. Her grup üç cümle hazırladı ve bunları birlikte değerlendirdik.
Seminerin en öğretici kısmı ise Output (Çıktı), Outcome (Sonuç) ve Impact (Etki) kavramlarıydı. İlk başta birbirine yakın gibi görünen bu üç kavramın aslında ne kadar farklı olduğunu uygulamalar yaptıkça daha iyi anladık. Önce örnekleri sınıflandırdık, ardından kendi verdiğimiz örnekleri yeniden değerlendirerek hangisinin çıktı, hangisinin sonuç, hangisinin etki olduğunu tartıştık.
Öğleden sonra parkta çalıştık. Her gruba farklı senaryolar verildi ve anket ile röportaj dışında kullanılabilecek kanıt toplama yöntemleri geliştirmemiz istendi. Fikirlerimizi diğer gruplarla paylaştık.
Akşam ise Çekya ve Slovakya kültür gecesine katıldık.
Üçüncü gün
Sabah yine eğlenceli bir oyunla başladık. Eğitmenimiz kısa bir hikâye okudu ve bizi Police (Polis), Thief (Hırsız) ve Witness (Tanık) gruplarına ayırdı. Hikâyede grubumuzun adı geçtiğinde ayağa kalkıyorduk.
Daha sonra yeni gruplar oluşturduk ve Erasmus+ programındaki üç farklı proje türünü inceledik. Benim grubuma KA154 – Youth Participation Activities (Gençlik Katılımı Faaliyetleri) düştü. Bu faaliyet türünü araştırıp diğer katılımcılara sunduk.
Ardından örnek projeler üzerinden hangi değişimlerin gerçekten etki olduğunu, hangilerinin ise yalnızca çıktı olarak kaldığını analiz ettik.
Öğleden sonra farklı kanıt toplama yöntemlerini çalıştık. Bizim grubumuz Youthpass yöntemini inceledi ve örnek bir projedeki öğrenme çıktılarının Youthpass kullanılarak nasıl belgelendirilebileceğini anlattı.
Dördüncü gün benim için çok özeldi
Cumartesi sabahı bu kez eğitmenlerden biri bendim.
Katılımcılar için hazırladığım engellilik atölyesini gerçekleştirdim. Engelliliğe ilişkin sosyal ve tıbbi modellerden bahsettim. Görme engellilik hakkında en sık sorulan soruları cevapladım ve günlük hayatta sık karşılaşılan yanlış inanışlar üzerine konuştuk.
Atölye beklediğimden çok daha fazla ilgi gördü. Sunum bittikten sonra da uzun süre sorular gelmeye devam etti. Katılımcılar özellikle günlük yaşamda karşılaştığım deneyimleri merak ediyordu ve sohbet planlanandan daha uzun sürdü.
Öğleden sonra eğitmenimiz kapsayıcı öğrenme ortamları üzerine bir çalışma yaptı. Daha sonra şehir merkezine gittik.
Günün en güzel anlarından biri de buydu.
Şehirde dolaşırken arkadaşlarım sürekli “Burası erişilebilir.”, “Burada rampa eksik.”, “Bu kaldırım tehlikeli.” gibi yorumlar yapmaya başlamıştı. Sabah anlattığım konuların birkaç saat içinde insanların bakış açısını değiştirdiğini görmek beni gerçekten mutlu etti.
Son gün
Pazar günü seminer boyunca öğrendiklerimizi değerlendirdik. Bunları kendi derneklerimizde ve yerel çalışmalarımızda nasıl kullanabileceğimiz üzerine konuştuk.
Etkinlik teşekkür konuşmaları ve toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi.
Akşam ise İspanya kültür gecesiyle semineri güzel bir şekilde tamamladık. Kahoot oynayarak eğlenceli bir bilgi yarışması yaptık ve hep birlikte 2026 FIFA Dünya Kupası Finali’ni izledik. Bir haftadır aynı ortamı paylaştığımız insanlarla son akşamı bu şekilde geçirmek vedalaşmayı biraz daha kolaylaştırdı.
Bu seminerden aklımda en çok kalan iki şey oldu.
Birincisi, proje doğrudan kapsayıcılık üzerine olmamasına rağmen herkesin ihtiyaçlarının doğal bir şekilde düşünülmüş olmasıydı. Kimse kendini dışarıda hissetmiyordu.
İkincisi ise erişilebilirliğin burada ekstra bir hizmet gibi değil, organizasyonun doğal bir parçası olarak görülmesiydi. Daha ilk gün bana resepsiyonun ve yemek salonunun hemen yanında bulunan tek kişilik bir oda verilmişti. Bunun yanında her sabah o gün kullanılacak tüm sunumlar ve eğitim materyalleri Word formatında bana gönderiliyordu. Böylece ekran okuyucumla içerikleri önceden inceleyebiliyor ve oturumları herkesle aynı şekilde takip edebiliyordum. Kimsenin “Bunu sen nasıl yapacaksın?” diye düşünmesine gerek kalmıyordu; çünkü gerekli düzenlemeler zaten en baştan planlanmıştı. Bence erişilebilirlik tam da böyle bir şeydi. Birinin kendisini farklı hissetmesine gerek bırakmadan herkesin eşit koşullarda sürece katılabilmesini sağlamak.
Pazartesi akşamı saat 21.40 uçağıyla Türkiye’ye dönerken valizimde sadece kıyafetlerim ya da hediyelerim yoktu. Yeni dostluklar, güzel anılar ve bundan sonraki Erasmus+ çalışmalarımda kullanacağım birçok yeni fikir de benimle birlikte eve dönüyordu.
Sanırım Erasmus+ projelerinin en sevdiğim tarafı tam da bu. Sertifikalar bir dosyanın içinde kalıyor ama yaşadığınız hikâyeler yıllar geçse de aklınızdan çıkmıyor. Bu seminer de benim için unutulmayacak Erasmus+ deneyimlerinden biri olarak hafızamdaki yerini aldı.